Erkek Gibi

December 6, 2017

Bu kadar zor olmamalıydı. Yapanlar benden daha mı zekiydi sanki. Hatta yapamayan kalmamıştı benim yaş grubumda nerdeyse.

Ne kadar zor gözükse de yapmalıydım. Erkekliğe bir adım için...

Babam söz vermişti, ben de bazı sözler vermiştim karşılığında. Bugün öğretecekti.

Bu yaşlarda herhangi bir gelirim olmadığı için bizim alışverişimiz genelde sözler üzerinden olurdu zaten. Bu zamana kadar tutamadığım pek sözüm yoktu. Aslında söz verme delikanlılığı henüz benliğime oturmamıştı. Ben sadece, babamı çok sevdiğim için tutuyordum sözlerimi; daha doğrusu tutabildiklerimi... Onu üzgün görmek, istediğim en son şeydi. Ailemiz genel olarak mutluydu o zamanlar. Alman yapımı, krem rengi, her yaz sonu zevkle kurduğumuz, iki kanepeli oturma odamızı ısıtan sobamızın etrafında çeşitli aktiviteler bizi çok mutlu ediyordu. Sahlep pişirmek, kestane kızartmak gibi... Annemin ve benim mutluluğum, babamı mutlu etmeye yetiyordu o zamanlar.

Bütün gece heyecandan uyuyamamıştım. Pazar sabahına göre erken denecek bir saatte uyandım. Odam çoğu arkadaşımınkine göre daha büyüktü. Ama o zamanlar, büyük oda, ısınması zor oluyor diye çok da iyi değildi aileme göre. Bana göre ise panik yapılacak bir şey yoktu. Isınmayı hallediyordum bir şekilde. Isıtıcılı battaniyeler, katalitikler falan... Üç kapaklı bir dolabı, bir kütüphaneli çalışma masası, tek kişilik bir yatağı, oyuncak sepetlerimi rahat rahat sığdırabiliyordum. Geçen sene babamla bir akşam operasyon yapıp, Fenerbahçe'li annemden gizli, kırmızı olan mobilyalarımı da gönül verdiğimiz renklere, siyah beyaza boyamıştık. Metin, Ali, Feyyaz'ın da olduğu kocaman bir poster asmıştık, yatağımın üstündeki duvara. Tam bir kartal yuvası... Üstelik oyun oynayacak bayağa da yer kalıyordu, bu eşyalara rağmen. Arka balkona açılan bir de kapısı vardı. Benim için yazları büyük keyifti bu balkon. Ta ki su deposu koyulana kadar... Balkon kapısının yanındaki cam, yatağımdan gözüküyordu. Yorganı üzerimden çekmeden dışarıya bir göz attım. Lapa lapa kar... Ama şuan kar sevincini yaşayamacak kadar heyecanlıydım zaten. Yatağımdan kalkar kalkmaz, iç organlarıma kadar üşüdüğümü hissettim. Yatağımın kenarında duran, annemin elleriyle ördüğü, siyah beyaz, yün süveterimi üstüme geçirdim hemen. Komandoların çelik yeleklerine benzetirdim süveterimi. Yetmemişti. Bir an önce oturma odasına geçmeliydim. Evimizin en sıcak yeri orasıydı. Çıktım odamdan. Uzun bir koridor, koridorun sonunda odam kadar büyük bir hol vardı. Kışın daha sıcak olduğundan burda oyuncaklarımla oynardım. Holün sol tarafında sokak kapımız, sağ tarafında ise mutfak, salon ve oturma odamız vardı; bir de holün duvarı boyunca, babamın çok sevdiği, minik minik devamlı doğuran balıklarıyla dolu bir akvaryum. Babam ilginç bir adamdı. Akvaryumun içindeki balıklar kadar bitkilerine de önem verir, onlara balıklardan daha çok zaman ayırırdı. Ben kedi almamızı engelliyor diye çok sevmezdim. Sokaktan bulup getirdiğim her kediyi akvaryum yüzünden sokak kapısının önünde beslemek zorunda kalmıştım. Tek sevdiğim yanı, ışığı gece tuvalete kalktığımda bana yardımcı olurdu. Oturma odasına yaklaştıkça ısınıyordum. Buram buram akıtma kokusu geliyordu bir yandan. Annem her pazar gibi yine akıtma yapmaya başlamıştı. Kesinlikle vazgeçilmezimdi. Arkadaşlarıma anlattığımda merak ederlerdi. Çok sonra öğrendim ki krep de deniyormuş başka yerlerde. Yani ballandıra ballandıra anlattığım akıtma aslında arkadaşlarımın yediği krepmiş. Ama tabi ki annemin akıtması kadar güzel olamazdı hiç bir krep. Anneme mutfağın kapısından içeri girer gibi adım atıp "Günaydın anneciğim" dedim. "Günaydın kaymağım. Çok yaklaşma yağ sıçramasın" dedi. Çok da meraklı değildim zaten. Bir an önce sobanın yanına gitmek istiyordum. Hem annem bugünün ne kadar büyük bir gün olduğunun da farkında değildi herhalde. Oturma odasına gitmek için adım attığımda, babam kömürlük eşofmanlarıyla, elinde kömür kovasıyla, sokak kapısında belirdi. Kömürlük apartmanın bodrum katındaydı. Babamla ikimizin kömürlük eşofmanları vardı simsiyah. Evde fazla kömür tutmazdık, ev kirlenmesin diye. Tabi ki günde iki, üç kez kömürlüğe inmek zorunda kalırdık evin erkekleri olarak. Babam olmadığı zaman da bazen annem babamın eşofmanlarını giyerek inerdi. "Günaydın babacığım" dedim bir şey ima ediyormuş gibi sırıtarak. Gülümsedi "Geç sobanın yanına. Isın iyice. Kahvaltıdan sonra operasyona başlayalım." diyip içeri kirli eşofmanları çıkartmaya gitti. Elindeki kovayı alıp. Sobanın yanına koştum. Kovayı bıraktım. Orta boylu bir televizyon, karşılıklı siyah üzerine küçük beyaz desenli iki kanepe, bebekliğimde gerçek sanıp sulamaya çalıştığım çiçek desenleriyle dolu bir halı ve köşede çatırtı sesleriyle bizle sohbet etmeye çalışan bir soba olan oturma odamız, basit döşenmişti. Basit ama huzurluydu. Zaten buraya misafir almazdık. Misafir geleceği zaman, salonumuzun kapıları açılır bir güzel ısıtılırdı. Yayları batsa da vazgeçemediğimiz kanepelerimizden birine oturdum. Karşı kanepede, dün babamla amerikan pazarından, beş saatte seçip aldığımız botlarım duruyordu. Hardal sarısı, yüksek bilekli, mantığını bir türlü çözemediğim su geçirmez süet deriden yapılmış, ayak numaramdan bir numara büyük, bağcık sistemi karmakarışık havalı bir bot. Dün gece de o kanepede birlikte uyuyakalmıştık aslında. Babam beni odama taşımış olmalı. Kışın oturma odası sıcak olduğundan, haftasonları burda sızmama karışmıyorlardı. Yaklaşık iki aydır bu botu istiyordum babamdan. Bir süre karşı kanepeden onları seyrettim. Sonunda babam bir söz karşılığında, dün havama hava katıcak botumu almıştı; bağcıklarımı bağlamayı öğrenmem. Öğretmesini istedim. Kendi kendime öğrenemezdim ya. Kabul etti. Operasyon dediği oydu, aslında tatbikattı. Asıl operasyon yarındı. Bağcık bağlamayı öğrenecektim. Hem de bilekliği olan bir botla birlikte. Yani zordan başlayacaktım. Zoru her zaman sevmişimdir zaten. Bağcıklarımı bağlamak demek, o bebek ayakkabıları gibi cırtlı ayakkabılardan kurtuluşum demekti. Bağcıklı ayakkabı demek, sünnet gibi sünnetten önce erkekliğe adım atmak demekti. Erkeksi botlarımın bağcıkları çözülünce, kızların önünde eğilip hızlı bir şekilde bağladığımı hayal edince bile heyecanlanıyordum; özellikle Gamze'nin önünde. Hayallerden uyanıp dışarıya baktım. Kar taneleri, gözle seçilecek büyüklükte, ağır ağır, uçuşan yapraklar gibi, senkron halinde bir sağ bir sol yaparak yere düşüyordu. Çatılar bembeyazdı fakat yerlerde henüz pek bir şey yoktu. Kar yağmasını ve okulların tatil olmasını ilk defa istemiyordum. Bir iki gün daha dayanamazdım botlarımla okula gitmeye. Ben dışarıya bakarken annem, yer sofrasını kurmuştu bile. Evimizde, salonda ve mutfakta olmak üzere, iki tane masamız olmasına rağmen yer sofrasında yemeyi severdik. Eski bir masa örtüsünün üzerine yer sofrası ve sofranın üzerinde, ortada, üst üste dizilmiş akıtmalar, etrafında da zeytin, peynir, kavurma, nutella gibi akıtmanın içine koyulacak malzemeler diziliydi. Zaten benim için burda nutella önemliydi. Bir tane annemin gözüne girmek için kavurmalı veya peynirli yiyip, geri kalan hepsini nutellalı yiyordum. Zayıf bir çocuktum ama akıtma konusunda kendimi tutamıyordum. Genelde yemek yemekle ilgili problem yaşadığımız annem de buna çok seviniyordu. Sofraya televizyonu görecek şekilde, örtüyle kucağımı örterek, oturdum. Aslında babam sofraya oturur oturmaz kapatıcaktı televizyonu ama yine de bir umuttu işte keyifli bir pazar kahvaltısı için. Gazeteden kupon biriktirerek aldığımız televizyonumuzun kumandası bile vardı. Uzanıp kumandayı aldım. Bir çizgi film açtım. Cinsiyetlerini çözemediğim fare ve kedi vardı yine. Sorgulamadan sevip, izlerdim Tom ve Jerry'i. Annem Elinde çay bardakları ve çaydanlık olan bir tepsiyle girip, bardakları dizdi, çayları doldurdu. Çaydanlığı sobanın üstüne bırakıp masaya oturdu. Sobanın üstüne sular hafif hafif damlıyor, çat çut sesler çıkartıyordu. Suratında, aşık olduğum, pazar sabahı huzuru gülümsemesi vardı annemin. Cizgi filmi izliyordum ama ona da yan yan bakıyordum. "Nasıl gözüküyor akıtmalar" dedi. Çok sevdiğimi belli etmek istemezcesine gözümü televizyondan ayırmadan "Yiyeceğiz, göreceğiz" dedim. Kafama kokulu bir öpücük kondururken içerden babamın sesi geldi. "Siz başlayın. Elimi yıkayıp, geliyorum." Tabi ki başlamayacaktık babam gelmeden ama o her seferinde bu aile içindeki garip nezaketi gösterirdi. Biz de annemle nezakete karşılık verip, onu beklerdik. Dışarda, aramızda küfür eden, şakalaşan, laçka bir aile gibi gözükebilirdik. Ama içimizde nezaket, sevgi ve saygı her zaman vardı. Babam gelir gelmez, tahmin ettiğim gibi kumandaya yapışıp televizyonu kapattı tek kelime etmeden. Hiç bozulmadım, bunu her gün yaşıyorduk. O da haklıydı işinin gücünün arasında bizimle sohbet edebildiği en sakin yer soframızdı. Bir de dünkü yaptığı kıyaktan sonra hiç somurtamazdım. Gülümsedim. Başımı sevdi "Hadi bakalım afiyet olsun" Babam her zaman kahvaltıya çayıyla başlardı. Bir yudum aldı. Yudumu alırken onu izledim. Sanki çay diil de dünyanın en tatlı şerbetini içer gibi hal aldı yüzü. Yudumdan sonra, bana bakarak "Hadi daha çok işimiz var." diyip gülümsedi, ağzını şapırtatmaya devam ederek. Bir tane akıtma alıp başladım içini doldurmaya peynir ve kavurmayla. Bir akıtmayı, hazırlayıp yemem iki dakikayı bulmuyordu. Tabi ki birinciden sonra içine nutellayı çaktırmadan surmeye başlamıştım. Ben yedikçe annemin yüzündeki gülümseme artıyordu. Masada bir iki dakika benim derslerimden konuşulduktan sonra, akraba konularına geçilmişti sonunda. Çok katılmıyordum. Annem bir ara çayları tazelemek için çaydınlığı almaya kalktı. Babam ağzına bir lokma atıp, bana bakıp "Bakalım bağlayabilecek misin?" dedi. "Çok uzun sürmez" filmlerden öğrendiğim gibi cevap verdim. "Arslanım benim" dedi. Elleri yağlı olduğundan tam sevecekken çekti. Ama gülümsemesi sevmesi kadar etkili olmuştu. Annem çayları tazeledikten sonra akraba olayları konuşulmaya devam ediliyordu. Kurbana o ortak olmak istemiş de falan filan işte... Ben ise gözüm botlarımda, son akıtmalarımı yiyordum. "Doydum annecim ellerine sağlık" diyip sofradan kalktım. Ellerimi yıkadım. Oturma odasına geri geçtim. Şimdi bir tek geriye babamın kahvaltısını bitirmesi kalmıştı. Botlarımı elime alıp, yan gözle babamı izlerken, bağcıkları inceliyormuş gibi yaptım. "Dene istersen bir kaç kere kendi kendine." dedi babam. "Yok bir ustayı izleyim yakından. Kaparım zaten çabucak" dedim. Babam bitmeyen kahvaltısını bitirdi en sonunda ve kalkarken bana "Al malzemeyi, geç hole bakalım." dedi. Botları hemen kutusuna koyup, hole geçtim. Kısa bir süre sonra geldi. Başımda dikildi. "Hadi operasyon başlasın." diyip yere, tam karşıma oturdu. Kutudan botun tekini çıkartıp ön tarafını bana doğru gelecek şekilde yere koydu. "Şimdi. İlk önce iki yana bağcıkları alıyoruz. Üst üste koyup çapraz şekilde, burdaki demirlere geçiriyoruz. Demirlere iyice sıkıştır ki çıkmasın. Ordan çıkarsa çözülür. Bu yandaki demirler bittikten sonra, yine çapraz şekilde birbirinin altından üstünden şu şekilde geçireceksin. İyice sıkıp. Tutabildiğin parmakla baglantıyı tutup, şu şekilde bir yuvarlak yapıcaksın. Öbür taraftakini bu yuvarlağın etrafından geçirip, altından geçireceksin vee sıkacaksın. Bu kadar işte." Babamın her cümlesini dikkatlice dinliyor ve onaylar gibi kafamı sallıyordum. Öğretmenim görse kafama kara cetvelini geçirirdi, çünkü onu hiç böyle dinlememiştim. Tam konsantrasyon. " Hadi öbürkünü de al birlikte yapalım." dedi babam. " Hadi bakalım" diyip kutundan öbürkünü çıkardım. O an sanki akvaryumun baloncuk ve sobanın çatırdama sesleri kesildi ve sakin bir klasik muzik çalmaya başladı; keman ve yan flutten oluşan. Hareketlerim yavaşlamıştı sanki. Tek tek, ilk önce babam anlatıp yapıodu hareketi, daha sonra ben. İlk seferde düğümü elimden kaçırdım fakat ikincisinde olmuştu. O kadar heyecanlanmıştım ki babamın tebriklerini duymadan, sevinmeden hemen bi kaç tane daha yapmak istedim. Belki bir, belki iki saat boyunca çözüp bağladık birlikte. Çok azında hata yapmama rağmen babam yeterli olmadığını söylüyordu. Haklıydı da; işin ucunda hava atıyım derken rezil olmak da vardı. Bol bol çalışmam gerekiyordu. Bir ara annem bize çay getirip "Kolay gelsin" dedi. Onun şerefine de bir kere bağladım. Kahkaha atıp tebrik etti. Bir süre sonra ayağıma giyip eğilip bağlamaya başlamıştım. Artık babam benle hareketi yapmıyor, çırağını yetiştirmiş ve işi bitmiş bir usta sıfatıyla beni izliyordu. Çok mutluydum. Bu mutluluğu zaten bir tek şey bozabilirdi ve bozdu. Annemden "Hadi bakalım. Ders zamanı. Bir sürü ödevin var. Sevinç Hanımdan şikayet istemiyorum." cümleleri ard arda kurşun gibi geldi. Saatlerce uğraşıp kumdan kale yaparsınız da biri su döker ya onun gibi bir his işte. Sevinç Hanım, elli beş altmış yaşlarında, kısa boylu, şık giyinen, çok güzel gülen, ama gerektiği yerde siyah tahta cetvelini kullanmaktan çekinmeyen, sınıf öğretmenimizdi. Anlayamadığım nedenlerden dolayı çok severdim. Halbuki bu kadar ödev verip, haftasonumuzu linç eden ve beni sinirlendiren o diil miydi. Müzik kesilmişti, hareketlerim de normal hızına döndü. Babam da "Hadi" deyince ayağa kalktım. Babamın önündeki botu da alıp öbür ayağıma giydim. İlk denememde bir güzel bağladım. "Sonra yine çalışırız. Sağol babacım." dedikten sonra babamı öpüp odama derslerimin başına geçtim. Akşam yemeğine kadar, ayağımda botlarla ders çalıştım. Ailem içerde ses yapmıyordu konsantrem bozulmasın diye ama ben arada eğilip bağımı çözüp yeniden bağlıyordum. Ne yapıyım kafam ordaydı işte. Arada çalışma masamın sağ tarafında duran camdan bakıyordum; kar durmuştu. Bu normal zamanda kötü ama bugün için iyi haberdi. Belki iki saatlik ödev akşama kadar sürmüştü bu şekilde işte. Matematikti, Türkçeydi, hatta resim dersi bile yakamı bırakmadılar. Akşam olunca annemin mutfaktan yemek kokuları gelmeye başlamıştı yine. Dersim bitince babamla kontrol ettikten sonra oturma odasına geçtim. Ayağımdan bir süre botları çıkarttım. Televizyonda maç başlamak üzereydi. Babam geldi. Sobaya biraz kömür atıp, yanıma oturdu. Eline kumandayı aldı ve maçın sesini açtı. Annemde o arada yer sofrasını kuruyordu yine. "Anne ne yaptın?" diye sordum. "Köfte patates. Mis gibi. Derslerini bitirdi mi babası?" diye sordu babama. Babam annemin gözünü televizyondan ayırmadan "Bitirdi. Bitirdi." deyiverdi. Maç başlamıştı çünkü. Beşiktaşımız, Gaziantepsporla oynuyordu. Annem sofrayı kururken ben de maça daldım. Sofraya otururken bir gol yedik. "Sizin oynayacağınız topa..." diyip durdu babam. Aile içinde küfür kullanırdık ama babam durmuştu maçın başıydı henüz. Benim de asabımı bozmuştu. Bi yandan düşündüm. Soracaktım babama "neden sabah televizyonu ben izlerken kapatıyorsun da maç varken "sofrada televizyon seyredilmez" kuralını çiğniyorsun" diye. Fakat ben de maçı seyretmek istiyordum, belki de unutmuştur diye hiç hatırlatmak istemedim. Babaydı o kuralları kendi koyarsa kendi bozardı. Ben de baba olunca yaparım diye düşündüm. Yemeğe başlamıştık; annemin dediği gibi mis gibiydi yine. Annemde yemekleri konusunda haklı bir ego vardı. Her lokmamızda gözümüzün içine bakar tepkilerimizi kontrol ederdi. Güzel olduğunu belli eden bir hareketimizde de bilmiş bilmiş sırıtarak kafasını sallardı. Neyseki çok geçmeden Feyyaz bir gol attı; tabi ki sevinç çığlıkları ve küfürleriyle inledi ev. Ben de bastım küfürü. Annemin "şişşşşt" tepkisine karşı babam bastı kahkahayı. Yemek daha keyifli hale gelmişti gol ile birlikte. İlk yarının sonuna doğru yemeğimiz bitti. Kırkdördüncü dakikada, gol bu sefer, beni, sofradan kanepeye geçerken arada yakalamıştı. Zıpladım "goooooool" diye. Yine Feyyazdı. Keyfimiz yerine gelmişti. Kanepeye oturdum ve ilk yarı bitti. Annem sofrayı toplarken "Yarınki çantanı, kıyafetlerini hazırla ki yarıda, zaman kaybetme. Maç bitince banyo ve yatak." dedi. Mantıklıydı içeri geçtim. İçimden bir Beşiktaş marşı söyleyerek, çantamı toplayıp, sarı gömleğimi, gri kravat ve pantolonumu, yeşil hırkamı hatta siyah çorabımı bile hazırladım. Sezon başında Eminönünden aldığımız, yedi numara Feyyaz formamı, şort ve çorap takımıyla giyip, oturma odasına geçtim. Bu formayı çok seviyordum; beyaz üstüne siyah üçgenler vardı omuzlarında, siyah şort siyah çorap ile birlikte takımdı. Babam beni görünce "vaaaaay yavru kartal" diye bağırdı. Ellerimi yukarı kaldırarak pençe hareketi yapıp, babama yapışır gibi dibine oturdum. Bu bizim totemimizdi. Bir an gözüm karşı kanepede duran botlarıma takıldı. Gidip alıp babamın karşısına geçtim. Sırıtıyordu. Giydim ayaklarıma ve eğilip, yavaş yavaş bağlamaya başladım. Şov yapıyordum adeta. "Afferim lan. Koca herif oldun. Merak etme hızlanırsın yakında" dedi babam. "Elimizden geldiği kadar işte" dedim şımarıp. O an maç başladı, ayağımda botlarla oturup maçı izlemeye devam ettik. Annemde karşı kanepeye geçip, eline dantelini aldı. Her ipliği çevirdiğinde, dudaklarını çevirdiği yöne oynatıyordu; nasıl konsantre oluyorsa artık. Maç sonuna kadar hop oturup hop kalktık babamla. Maçın bitiş düdüğü çalar çalmaz, annem "Hadi banyoya" diyip, sevincimi kursağımda bıraktı. Resmen havada surat ifadem değişti. İstemeye istemeye banyomu yaptım. Annem de ben banyoya girdiğimde, ısıtıcılı battaniyemi ve katalitiğimi çalıştırıp, odamı ısıtmıştı. İki kere kafamı sabunlayıp, bir kere vucudumu yıkayıp çıktım. Oturma odasında, sobanın yanında kurulanıp, pijamalarımı giydim. Annem karşı çıkmaya çalışsa da son bi kere botlarımı ayağıma geçirip, bağladım. Bi sorun yoktu. Babamı öptüm. Genelde annem yatırırdı beni. Annemle odama geçtim ve yatagıma yattım. "İyi geceler" diyip annemi de öptükten sonra yorganı üzerime çektim. Karanlıktan korktuğum için annem koridorun ışığını açık bırakırdı. Her gece denemekten vazgeçmeden "Kapatıyım mı?" diye sorardı; yine sordu. "Hayır" dedim. Çok süre geçmeden, yarın gözlerinin içine bakarak bağcıklarımı bağlayacağım, esmer güzeli Gamzeyi düşüne düşüne uyuyakaldım.

Babam yine yaptı yapacağını. "Hadi hadi. Geç kaldık. Saat dokuz olmuş" bağırarak girdi odama. Yattaktan fırladım çünkü saat sekizde servis geliyordu. Dokuzda ise ders başlıyordu. Camdan saniyelik bir göz attım. Çatıdaki karlar bile erimişti. Tuvalete gittim. Panikten evin soğukluğunu hissetmedim. Tuvaletimi yapıp, yüzümü yıkayıp, dişlerimi aceleyle fırçalayıp tuvaletten çıktım. Bir dakikadan az sürede, dün hazırladığım kıyafetlerimi hemen giydim. Çantamı alıp hole doğru yürüdüğümde babam karşımda sırıtıyordu. "Şaka lan şaka. Sakin ol saat daha yedi kırkbeş" dedi. Çoğu sabah beni yataktan kaldırabilmek için bu şakayı yapardı. Ben de her defasında kanardım. Mutfağa geçip anneme "Günaydın" dedikten sonra nutellalı ekmeğimi yiyip sütümü içtim. Annem, babamı geçiriyordu. Bi yandan da kravatını bağlıyordu. Benim kravatımı bağlamaya gerek yoktu. Çocuklara kolaylık olsun diye lastikli yapmışlardı. Ama babama da özeniyordum. İlerde çeşit çeşit kravatlarım olacaktı; kafama koymuştum. Kapının önüne gelip botlarımı ayağıma geçirdim. Kendimi farklı hissediyordum. Eğilip, babama bir bakış attım. Gülümsedi. Bağlarken yaptığım hareketleri ağzımla yavaş yavaş tekrarlıyordum. Aşağı babamla indik. Eğildi sarılıp öptüm. "Botlar ve bağlamayı öğrettiğin için teşekkürler babacım. Hayırlı işler" dedim. "Arslanım benim" diyip gülümsedi. Arabasına binip, ufak bir kornaya dokunup ilerledi. Botlara hala alışamamıştım ağır geliyordu ama olacaktı o kadar. Bir sure sonra servis geldi. Servis şoförümüz çok konuşmuyordu. Servisimiz, bulundugumuz semtte az öğrenci olduğundan küçüktü. "Herkeze günaydın" dedim. Yol boyunca kimseyle konuşmadan Gamze'yi düşündüm. Arada botlarıma bakıyordum. İlk günden kirlensin istemem. Okula geldiğimizde, öğrenciler andımızı ve İstiklal Marşını okumak için tören alanına toplanıyordu. Çantamı sınıfa bırakmadan, sınıfımızın sırasına girdim. En öndeydim. Gamzenin sınıfa baktım; henüz gelmemişti. Zaten bu saatten sonra gelirse de arka sıralara kalacaktı ve ben göremeyecektim. İstiklal Marşını ve andımızı, kısa boylu kel muzik öğretmenimizin el hareketleriyle, okuduktan sonra sınıflarımıza çıktık. İlk ders matematikti. Neyse ki ödevlerim tamdı. Öğretmenimiz içeri girer girmez tırnak kontrolü yaptı. Onda da problem yoktu. Bugün herşey güzeldi. Botlarımın etkisiydi sanırım. Botlarımı farkeden de olmuştu farketmeyen de. "Ooo çok iyi" diyen de olmuştu, "çok kötü" diyen de. Benim için bu önemli değildi. Ben beğenmiştim. Zaten olay botlarda değil kendi bağcıklarımı bağlayabilmemdeydi. O zamanlar sınıfta az kişi vardı bunu yapabilen. Her defasında onlara gidiyorduk "şunu bağlayabilir misin?" diye. Artık ben de o havalı gruptaydım. Zil sanki çalmayı unutmuştu. Sıra arkadaşım Taylan'a kaç kere kaç dakika kaldığını sorduğumu hatırlamıyorum. Sanki her defasında aynı cevabı veriyordu, zaman geçmiyordu bir türlü. Üç kere kalemimi açtıktan sonra, zil çaldı. Yavaş yavaş bahçeye indim. Hava soğuk olduğundan bahçe çok kalabalık değildi. Uzaktan Gamze'yi gördüm. Yüzlerce kız öğrencinin olduğu, koskoca okulda, en çok uniforma ona yakışıyordu. Simsiyah saçlarını yine sevdiğim gibi önleri hafif kabarık bırakıp, arkasını kuyruk yapmıştı. Mavi gözleri, bahçe kapısından bile belli oluyordu ki bu mesafe en az ikiyüz metreydi. Yumuşacık gülüşünü yanağımda hissediyordum. Sek sek oynuyordu. Çok başarılıydı. Tek ayağının üzerinde, etekleri açılmadan, ufak karelerin içine sekerken, o tatlı dilini de bir iş beceriyormuş gibi dışarı sarkıtıyordu. Bana dünya yine ağır çekim olmuştu. Planımı yapmıştım. Botun demirlerinden, bağcığı gevşeticektim. Sek sek oynadığı yere doğru ilerleyip, bağcık çözülünce de Gamze'ye bir bakış atarken, bağcıklarımı en hızlı şekilde bağlayacaktım. Mükemmel bir plandı. Botumun demirlerinin ayarlarıyla oynadım. Gamze'nin olduğu yerin ilerisinde kantin vardı. Bu da bahanem olacaktı, çok yüz vermemek gerek. Oraya onun için geldiğimi anlamaması gerekiyordu. Kadınlarla ilgili ilk öğrendiğim şeydi; ipleri eline vermeyeceksin, şımartmayacaksın. Aslında Gamze öyle bir kız değildi, melek gibiydi. Zaten ondan başkası da olmayacağı için hayatımda bunları çok kafama takmıyordum. Gamze'ye doğru ilerledikçe içimde çalan muzik hızlanıyordu. Sadece Gamze netti o an geri kalan herşey fluydu. Yarı yolda bağcıklarım çözülünce, bir an panik yaptım fakat pratik zekamla onun önünde farketme numarası yapmayı da planıma hemen ekledim. Gamzenin önüne gelince çok gerçekçi bir tavırla bağcıklarımı farkeder gibi yaptım. Oyun başlamıştı. Gamze o sırada sıra beklediğinden tam yanında durabilmiştim. Şans benden yanaydı. Yanına gelince o doğal kokusu beni benden almıştı. Gözlerini bana çevirdi. Tam o sırada bağcıklarımı bağlamak için eğildim. "Günaydın. Nasıl geçti haftasonun" dedi. Çok sakin ve karizmatik tavrımla bağcıkları elime alıp "Babamla maç falan seyrettik. Senin ?" dedim. Ama o an ellerim kilitlendi sanki. Bağlayamıyordum. Evet saatlerce öğrendiğim ve defalarca tekrarladığım herşeyi unutmuştum. Olmuyordu. O yandan geçirdim bu yandan geçirdim ama bağcıklar her defasında elimden kaçıyordu sanki.  O soğuk havada terlemeye başlamıştım. İki denememden sonra Gamze eğildi. O içimi hoplatan gözlerine bakamıyordum. "Ben hallediyim" dedi. Bir çırpıda elimden bağcıklarımı alıp, takip edemediğim hızda bağladı. İnanılmazdı. "Oldu işte." dedi ve oyununa geri döndü. Donup kalmıştım. Ağzımdan hemen bir iki kelime çıkması gerekiyordu durumu toparlayabilmek için." Teşekkürler" diyebildim, yüzüne bakmadan.  O, o an sekiyordu zaten. Onun için çok büyük bir şey değildi. Erkek gibi kız diye düşündüm, helal olsun. Duygularım karma karıştıktı. Kantine doğru gitmeyi unutup, etrafa bakmadan sınıfa doğru yürümeye başladım. Yoldayken zil çaldı. Adımlarımı hızlandırdım. Sırama oturur oturmaz, kendime gelmeye çalıştım, aptal aptal etrafa bakınmamı durduramıyordum. Bütün emeklerim boşa gitmişti. Bi yandan da Gamze'nin benle bu kadar yakınlaşması, heyecanlandırmıştı, sevinmiştim. İlgileniyordu benimle. Buruk bir sevinç. Eğildim. Öğretmen gelmeden, hemen bağcıklarımı çözüp bağlamam gerekiyordu. İlk denememde başarmıştım. Ama o an niye yapamamıştım ki. Kader işte; bu kadar kolay yapabildiğim bir şeyi o an yapamadıysam, bunun bir anlamı vardı; o da benimle ilgilendiğini görmekti. İki dirseğimi sıraya koyup, ellerimin arasına kafamı yerleştirip, düşünmeye başladım. Onu. Onu ve becerisini. Çok hızlıydı. Rezil olmuştum ama bi yandan da ilgisinden dolayı mesut. Çorbaya dönmüştüm, hem de acı biberle kremanın karıştırıldığı bir çorba; düşünebiliyor musunuz? Ne mutluydum, ne üzgün. Biraz utandım o kadar. Sevinç Hanım geldi. Ayağa kalktık. "Oturun çocuklar" rutin, her ders gibi. Oturdum. Kendime gelmeliydim. Onunla ilgili yeni planlar yapmalıydım. Artık benimle ilgilendiğini de biliyordum.

Bir kere daha "Helal olsun" dedim içimden "Erkek gibi kız"...

Hacmi minik, işlevi kocaman kalbim, daha hızlı atıyordu artık. Sınıf sessizleştiğinde, sesini bile duyabiliyordum.

 

Gece kar yağsa da okullar tatil olsa dedim içimden.

Babam ne yapıyordu acaba şuan? Akşama sahlep alsa da kutlasam bu başarısız operasyonu diye düşündüm.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Featured Posts

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload

Recent Posts

December 6, 2017

December 6, 2017

December 6, 2017

Please reload

Search By Tags

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload