Mürettabatın Rotası Cennet

December 6, 2017

Bugün de yirmi, yirmibeş metre kadar dalgaların arasından, karpuzları yarar gibi gidiyorduk. Şükür.

Yelkenler fora!

Gemim, ahşap olmasına rağmen, bütün zorluklara dayanacak güçte. Tayfam da öyle. Gemimde ben dahil yirmibir kişiyiz. Ben hariç herkes vardiyalı çalışıyor. Tabi normal havalarda...

Daha günlerce belki aylarca yol alacağız. Ufacık bir kara parçası bile henüz gözükmüyor.

Sadece ay ışığı ve yıldızlar... Sanki takip ediyorlar bizi. Ne kadar ilerlersek ilerleyelim yerleri sanki hiç değişmiyor.

Yardımcım Kekik Nazmi, yeni kontrol etti stokları. Herşeyimiz varDI. Yemek tamam. Zengin gemiyiz biz zaten.

Şarap da var. Sevmesem de tayfam seviyor. İçsinler arslanlarım. Zaten dalgalar vurunca ayılıyorlar.

Ben fazla bir şey yiyemiyorum. Bir filtre kahveyle günümü geçiriyorum. Yanına da iki bisküvi.

Gemi biraz tutuyor beni.

Elim dümende bi yandan dümenin yaptığı dalga köpürtmesini izliyordum. Dalmışım. Her gördüğümde gözlerim yaşarır bu köpürtmeyi.

Anlayamazsınız!

Bir büyük dalga daha vurdu güzel gemime. Dümen elimden kayacakken Kekik tuttu ve yüzüme buyrun der gibi gülümsedi. Hemen toparladım kendimi.

Arslanım benim.

Mürettebatın rotası cennet!

Cinnet.

-Miş.

Uyandım.

Ben bunları görürken, nasıl bir cinnet geçirmiş olabilirim ki. Dışardan nasıl gözüküyordum acaba ?

Neyse, oluyor bunlar. Alıştım artık. Alışmak zorunda kaldım.

Aslında gömleği çıkartıp beni sosyaleştirdiklerinden ve verdikleri ilaçları yutmadan dilimin altında saklayıp, ezip ezip yok ettiğimden beri daha iyiyim.

Çoğuna göre.

Doktor beyler, bana daha iyi olduğumu söylüyorlar. Aralarında konuşurlarken bir gün kulağım misafirliğe gitti.

"Unuttu" başlığı altında birşeyler konuşuyorlardı.

Bok unuttum!

Eğer unutsaydım o an kendime "neyi unuttum acaba ya?" diye sormam gerekirdi.

Ama ben yine gemimle cennete doğru yola çıkmıştım o konuşmayı duyduğum gün.

Kısmen doktor beyler haklıydı. Dünyam farklıydı artık.

Hem burası dışında dünyanın heryerinde onunla anım var. Onsuz yaşamaya gerek yok oralarda. Onunla olan tadı aldıktan sonra. Karton yemek gibi...

Artık bunu biliyorum. Sanırım bu yüzden burda biraz daha iyiyim. Ama bazen biliyorum işte. Sıkıntı orda.

Hala o tatlı yüzünün en uç noktası, kirpikleri yanağımda oynuyor. Sanırım bunun gerçek olmadığını anlayınca geliyordu cinnet anı. Napiyim "deli gibi seviyorum seni" derdim. Gibisi fazlaymış işte.

Yaptıkları iğnenin etkisi geçtikçe hareket etmeye başladım. İlk önce beynim çalışmaya başladı. Daha sonra parmaklarım, sonra kollarım, sonra ayaklar, göz kapaklarım, sonra kafam hareket etmeye başladı. Sırası hiç bozulmazdı zaten. Bu sefer özel odaya değil kendi odama koymuşlardı beni. Artık gerek duymuyorlardı cinnet sonrası bağlamaya çünkü rutine binmişti. Odamı şöyle bir süzdüm. Keyfim yerindeydi burda. Başhekim sağolsun, film seyretmeyi seviyorum diye kocaman da televizyon almıştı bana. Her hafta bir ayakkabı kutusu dvd getiriyorlardı.

Televizyonu açtım. Biraz öbür dünyada neler oluyor baktım.

Aynı şeyler. Yukardaki dünya iyiydi. Çünkü o ordaydı.

Midem bulandı. Hava almak iyi gelecekti. Üzerimi değiştirip kendimi bahçeye attım.

Arkadaşlarım, bahçenin her yerine, güzel gözüken ve kokan ama isimlerini hiç bir zaman bilmediğim çiçeklerin aralarına dağılmışlardı.

Bir süre kafam önde hastanenin etrafında turladım. Belki üç belki beş tur. Hatırlamıyorum.

Bahçenin kuzey tarafına doğru ilerledim biraz. Bizim pilot Hasan'ı izledim bi süre.

Yine almış önüne A4 kağıtlarını uçak yapıp yapıp atıyordu bahçeye. Yazık. Aslında ona mı yazık yoksa akşam olunca bu uçakları toplayan temizlik görevlilerine mi yazık bilmiyorum. Belki dakkada bir tane yapıyor, atıyor ve sonra iniş izni istiyordu. Neden burda olduğunu kimse bilmiyordu. Çok konuşkandı aslında ama kendi kendine.

Şükredip, devam ettim bahçede turlamaya.

Yine Hayri ağabey bahçenin öbür tarafında döktürüyordu.

Mükemmel bir kompozitör ve orkestra şefidir.

Son bestesi mükemmel. Kalbinin üstüne baskı yapıyor. O sopayı ne kadar boşa salladığını düşünseler de ben dinlemeyi seviyorum.

Kalabalık, görünmez bir orkestrası var, çok kabiliyetli muzisyenlerle dolu.

Geçenlerde bir prömiyerine davet etti. Bir oratoryo. Atilla İhan. "Kimi sevsem, sensin..." inanılmazdı. Göz yaşlarımı tutamadım daha ilk saniyelerinde. Bir yıl boyunca buna çalışmıştı Hayri ağabey ve karşılığını da almıştı. Aslında tek seyirci bendim ama olsun.

Ona doğru ilerledim. Selam vermek için yanına yaklaştığımda, elinde sopası bi yandan orkestrayı yönetip bi yandan bana kafasıyla "gelme" işareti yaptı. Yüzünde bir gülümseme vardı. Sanırım yeni birşeyler hazırlıyordu. Nazar değmesin diye bana bile dinletmezdi bitene kadar. Nazara inanırdı.

Zaten " Neden buradasın ağabey?" diye sorduğumda da "Nazar değdi" diyordu.

Arkamı döndüm. Odama gidip birşeyler izlemeye karar verdim.

Bir iki adım attıktan sonra aklıma bi fikir geldi. Hayri ağabeyle aram iyiydi. Hala kirpikleri yanağımda olan bu tatlı şey için bir beste yapmasını rica edecektim. Akşam yemekte söylemeye karar verdim. Koşarak odama çıktım. Film açamayı denedim ama heyecanımdan hiç bir şeye odaklanamıyordu. Besteden başka hiç bir şey düşünemez oldum. Bir an önce akşam olsun istedim. Zaman geçirmek için duşa girdim. Duşta bir şeyler mırıldandım.

"dırım dırım dıııırıırııırıım"

Böyle bir şey olabilirdi. Ama yok Hayri ağabey en iyisini yapardı. İşine karışılmasından da hoşlanacağını pek sanmıyordum zaten. Ona sonsuz güveniyordum bu beste için.

Orkestranın da en iyi şekilde çalacaklarına inanıyordum. Beni severlerdi. Ne de olsa tek dinleyicileri bendim.

Zaman geçmek bilmiyordu. Camın kenarında güneşin batmasını bekledim. Battığı dakka koşarak yemekhaneye gittim. İlk ben girmiştim. Beklemeden yemeğimi aldım. Bir masaya koydum. Hayri ağabey için de yemek aldım ve cam kenarında bulunan masalardan birine oturdum. Beş dakka sonra geldi. Kapıda karşılayıp bir ricam olacağını benimle yemek yemesini istedim. Kalın kaşlarıyla bir bakış atıp. Kalın sesiyle "Zevk duyarım" dedi.

Oturduk. Kabalık olmasın diye yemeğinden bir kaşık almasını bekledim. Bu an bir ömür gibiydi. Mercimek çorbasından bir kaşık aldıktan sonra;

"Afiyet olsun ağabey. Senden bir ricam olacak."

"Buyur dinliyorum evladım."

"Biliyorsun. Ben senin hayranınım."

"Estafurullah. Sen iyi bir dinleyicisin ve muzikten anlıyorsun. Sadece bu."

"Burdaki herkes gibi sen de biliyorsun. Ben karımı kaybettim. Artık bu gerçekle zaman zaman başa çıkabiliyorum. Çıkamadığım zamanlar ne olduğunu az çok biliyorsun. Çok zor nefes almak ama elimden başka bir şey gelmiyor. Fakat bugün bir şey aklıma geldi. Benim, bizim, yani karım için bir beste yapar mısın ?"

Suratına, sınav notunu öğrenmeyi bekleyen ilkokul çocukları gibi baktım. Kaşığı bıraktı elinden gülümsedi.

"Muzik bunun için var evladım. Tabi ki yaparım. Hissetmem lazım biraz aşkınızı, bunlar seni üzmesin?"

"Ağabey üzerse bir gün sonra devam ederiz biliyorsun durumumu. Çok bir şey farketmiyor. Bazen canım çok istiyor onu, işte hastalığımla birlikte birleşince gemiye biniyorum yine."

"Tamam. Ben soruyim sen cevapla o zaman. Yarın sabah bahçede buluşalım. Ben de o zamana kadar konsantre olmuş olurum biraz."

"Tamam ağabey. Çok çok teşekkür ederim."

"Ben teşekkür ederim bana ilham vereceksin."

Gülümsedim. Yemeğimize devam ettik. Sanki akıl hastanesinde değil de boğazda restaurantta yemek yiyen iki normal insan gibiydik. Yemekler bittikten sonra odasına kadar eşlik edip odama geçtim.

İçim içime sığmıyordu. Sanırım tedavimi kendim bulmuştum. Bu beste beni yaşatıcaktı. Burdan kurtulmak istemiyordum burası güzeldi, ama gemiye de binmek istemiyordum tekrardan. Bu besteden sonra hiç gemiye binmeyecektim. Tayfam çok üzülecekti ama gemiye bindikten sonraki iğne çok ağırdı ve beni yavaş yavaş öldürüyordu. Hem onları iyi yetiştirmiştim ben. Bensiz de devam edebilirlerdi. Bunu biliyordum. Cennet ise problem değildi gemisiz de gidebilirdim. Bunu da biliyordum.

Bi süre nasıl bir şey olacak diye düşündükten sonra sakinleşip, televizyonla birlikte uyumaya karar verdim. Fakat heyecandan sabaha kadar oturdum. Bazen televizyona dalıyordum sonra yine besteyi düşünüyordum.

Sabah kahvaltıya koşarak indiğimde Hayri ağabey yemek sırasındaydı. Yanından geçerken selam verdim eliyle yanına çağırıp fısıldadı. " Çok heyecanlıyım evlad. Sabaha kadar düşündüm. Güzel bir şeyler çıkacak. Şu kahvaltıyı bitirip bahçede buluşalım hemen." Bu kadar heyecanlanması çok hoşuma gitmişti. Hiç bir şey diyemedim. Gülümseyerek kafamı salladım.

Kahvaltı bu zamana kadar yaptığım en hızlı kahvaltıydı. Öss ye geç kaldığım zaman bile bu kadar hızlı yiyememiştim.

Bahçeye Hayri Ağabeyle birlikte indik. İnene kadar tek laf etmedik ama onun yüzünde bir gülümseme vardı. Bi yandan da hafif hafif kafasını sallıyordu.

Bahçedeki tek ismini bildiğim çiçekler; güllerin arkasındaki banklara oturdum. O ayakta kalmayı tercih etti. Bi süre sessizlikten sonra. Konuşmaya başladı.

"eee evlad söyle bakalım adı neydi karının?"

Bakakaldım. Dünya o an yavaşladı sanki. Hiç bir ses duymuyordum. Hiç bir renk görmüyordum. Hayri ağabey birşeyler daha söylüyordu fakat bana boğuk geliyordu.

Hatırlamıyordum.

Unutmuştum gerçekten.

Ama kirpikleri... onlar da yoktu.

Hiç bir şeyi yoktu artık.

Adı bile.

Kendime gelmeye çalıştım.

Bi kere daha düşündüm. Kol kaslarımı zorlar gibi beyin kaslarımı zorluyordum ama nafile.

Hatırlamıyordum.

Unutmuştum.

Doktor beyler doğru söylüyordu.

Gözlerim karardı. Son gördüğüm şey uçan bir kağıttan yapılmış uçak.

Ellerim tırların altında kalıp koparmışcasına yok oldu.

Ve tekrar yirmi beş metre dalgalarla boğuşuyordu yüce gemim...

Tayfam sarhoş ama çok çevik çok zeki...

Kekik haritadan yerimizi gösteriyordu.

Ben köpüren dalgalardaydım. Dümen suyunda...

Mürettabatın rotası cennet!

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Featured Posts

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload

Recent Posts

December 6, 2017

December 6, 2017

December 6, 2017

Please reload

Search By Tags

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload